İçimizdeki Ses
Uzun süredir yazmıyorum. Söyleyecek sözüm olmadığı için değil; bazı sözlerin insanlara ulaşsa bile içlerine ulaşmadığını düşündüğüm için sustum.
Ama insan susunca içi sessizleşmiyor. Herkes çekildiğinde, içinde bekleyen o ses karşısına oturuyor:
— Neyin var?
— Bilmiyorum.
— İnsan “bilmiyorum” dediğinde çoğu zaman biliyordur.
— Biraz insanlardan yoruldum.
— İnsanları sevmiyor musun?
— Seviyorum. Zaten umursamasaydım bu kadar kırılmazdım.
İçimde uzun zamandır ince bir hüzün dolaşıyor. Yalnızca kendi yaşadıklarımdan değil; insanların söyleyemediklerinden de besleniyor. Gülümserken sakladıkları yaralardan, “iyiyim” deyip hızla değiştirdikleri konulardan…
“İyiyim” Yalanı
Biri “Nasılsın?” diye soruyor:
— İyiyim. Sen nasılsın?
— Ben de iyiyim.
Sonra iki yorgun insan, birbirine incelikle yalan söyleyip yoluna devam ediyor.
Ama bazen biri gitmiyor:
— Gerçekten nasılsın?
— İyiyim, dedim ya…
— Onu duydum. Ben seni soruyorum.
İşte o zaman insanın yıllardır içinde tuttuğu ne varsa boğazına kadar yükseliyor:
— Değilim! İyi değilim. Herkese yetişmeye çalışırken kendime geç kaldım. Güçlü görünmekten, anlaşılmamaktan, içimde kopan şeyleri kimse duymasın diye gülümsemekten yoruldum.
Sonra gözlerini kaçırıyor. Sanki iyi olmamak bir kusurmuş gibi utanıyor.
Oysa belki de ihtiyacı olan şey bir cevap değil. Bir öğüt hiç değil. Yalnızca gerçeğini duyduktan sonra gitmeyecek bir insan…
Çünkü insanın en büyük yalnızlığı, çevresinde kimsenin olmaması değil; içindekileri söylediğinde fazla bulunmasıdır.
Öğretilen Uzaklıklar
Peki insan, insandan ne zaman bu kadar uzaklaştı?
Dünyaya geldiğimizde hiçbirimizin düşmanı yoktu. Bir bebeğin sınırları, üstünlük duygusu ve ötekileri olmaz. Ona kim olduğunu öğretirken kimden uzak durması gerektiğini de biz öğretiyoruz.
Sonra büyüyor; seçmediği kimliği başarı, miras aldığı korkuları hakikat sanıyor. Başka bir coğrafyada doğanı küçümsüyor. Sanki dünyaya geleceği yeri kendisi seçmiş gibi…
Oysa kimse doğduğu yer yüzünden üstün değildir. Kimse inancı yüzünden insanlığın sahibi değildir. Kimse kendi korkularını ahlak diye bir başkasının boynuna asamaz.
İsimlerimiz, dillerimiz ve dualarımız değişse de canımız aynı yerden acıyor.
— Öyleyse neden birbirimizi yaralıyoruz?
— Belki kendi yaramız görünmesin diye.
— Başkasını küçültünce büyüyor muyuz?
— Hayır. Yalnızca küçüklüğümüze bir seyirci buluyoruz.
Güzel Kelimelerin Ardında
Bazıları yaşayamadığı hayatları lekeliyor. Cesaret edemediği özgürlüğe ahlaksızlık, anlayamadığı sanata saçmalık, ulaşamadığı mutluluğa yozlaşma diyor.
— Neden?
— Belki insan, kendisinde eksik olanı başkasında cezalandırıyor.
— Sonra buna ne diyor?
— Bazen ahlak, bazen düzen, bazen de doğru…
İnsan, kötülüğünü güzel bir kelimenin arkasına saklayınca masum olduğuna inanabiliyor.
Peki ben hiç yapmadım mı?
Yaptım. Yargıladım, kırdım; kendi acımın içinde başkasının sessizliğini duymadım. Çünkü insan kendisini çoğu zaman hikâyenin masumu, başkasını ise yaranın sebebi sanıyor.
Kendi İçimizdeki Gece
Ama öfkemiz gerçekten bize mi ait? Yoksa yıllardır konuşmasına izin vermediğimiz bir yaranın sesi mi? Savunduğumuz doğrular bizim mi, yoksa miras aldığımız korkular mı? Mutlu muyuz, yoksa mutsuzluğumuz görülmesin diye çok mu gülüyoruz?
Belki hepimiz biraz yaralı, biraz çocuk ve kendimize sandığımızdan daha yabancıyız.
Yine de insandan umudumu kesemiyorum. Çünkü yarayı açan da bazen tek kelime etmeden yanında kalarak iyileştiren de insan.
Belki insanlık, büyük cevaplar bulduğunda değil; başkasındaki karanlığı yargılamadan önce kendi içindeki geceyi gördüğünde değişecek.
O zamana kadar insanın kendisine sorması gereken tek bir soru var:
Ben, başkasının yarasını mı büyütüyorum; yoksa gerçeğini duyduktan sonra da yanında kalabiliyor muyum?












