Categories
Articles

Gafil Gezme Şaşkın üzerine tarihsel bir anlatı

İnsan, ilk duvarını çamurdan ördüğü gün kendisini ölümden ayırdığını sandı.

Toprağın üzerine evler, şehirler ve kaleler kurdu. Surlar yükseldikçe güvende olduğuna, taşlara kazıdığı adı kendisinden daha uzun yaşayacağına inandı.

Hükümdarlar mezarlarını göğe doğru yükseltti. Ordular, dünyayı efendileri adına yürüdü. Şairler unutulmamak için geceler boyunca yazdı.

Fakat zaman, hiçbirinin önünde eğilmedi.

Bir gün sarayların kapıları kırıldı. Yenilmez denilen ordular dağıldı. Taşa kazınan isimlerin üzerini kum örttü.

Binlerce yıl sonra insanlar o taşları toprağın altından çıkardı; fakat üzerlerinde yazan isimlerin nasıl bir sesle söylendiğini kimse hatırlamadı.

Söyleyen diller susmuştu.


Mezopotamya’da genç bir adam, sevdiğine kavuşmak istediğini yaş bir kilin üzerine yazdı.

Roma’da bir asker, eve döneceğine dair annesine mektup gönderdi.

Eski İstanbul’da bir kadın, denize açılan kocasının ardından her akşam aynı duayı okudu.

Yüzyıllar sonra bir başkası, telefonunun ışığında aynı cümleyi yazdı:

“Seni özledim.”

Uzun süre ekrana baktı.

Sonra kelimeleri sildi.

Çağlar değişti. Kil tabletin yerini kâğıt, kâğıdın yerini ekran aldı. İnsan uzaklara ulaşmanın daha hızlı yollarını buldu; fakat kalbine en yakın olana söyleyeceği sözü yine erteledi.

Bir zamanlar mektup yollamaya ömrü yetmeyen insan, bugün bir saniyede gönderebileceği mesajı gururundan göndermiyor.

Değişen yalnızca araçlar oldu.

Sessizlik aynı kaldı.


İnsan, zamanın geçtiğini ilk kez gökyüzünden öğrendi. Güneşin hareketini izledi, taşlara çizgiler çekti ve günleri ölçtü.

Sonra saatler yaptı.

Kulelere astı, duvarlara yerleştirdi, bileğine bağladı. En sonunda zamanı cebine koydu.

Fakat onu ölçtükçe çoğalttığını sandı.

“Yarın giderim,” dedi.

“Sonra ararım.”

“Bir gün oturup uzun uzun konuşuruz.”

“Şu işler bitsin, yaşamaya başlayacağım.”

Takvimler değişti. Saatler ilerledi. Ekranlar her sabah ona kaç adım attığını, kaç saat uyuduğunu ve gününü nasıl geçirdiğini söyledi.

Hiçbiri, geriye kaç sarılışı kaldığını göstermedi.

İnsan zamanı ölçmeyi öğrendi.

Ömrünün ölçüsünü yine bilemedi.


Bir çocuk, babasının elini son kez ne zaman tuttuğunu bilmeden büyüdü.

Bir anne, evladının odasını yıllarca aynı bıraktı.

İki kardeş, hangisinin haklı olduğunu artık hatırlamadığı bir kavganın içinde yaşlandı.

Bir adam, aynada gördüğü yüzün babasına benzediğini fark ettiğinde babası çoktan toprağa karışmıştı.

Bunların hiçbiri tarihe yazılmadı.

Kralların savaşları, devletlerin sınırları ve şehirlerin yıkılışı kaydedildi. Fakat kapının arkasında bekleyen bir annenin sessizliği hiçbir kitaba sığmadı.

Oysa insanlığın gerçek tarihi biraz da buydu:

Söylenmeyen sözler…

Gidilmeyen yollar…

Çalınmayan kapılar…

Ve hep orada kalacağı sanılan insanlar…


Bugün şehirler hiç olmadığı kadar aydınlık.

Binalar yükseliyor, makineler düşünüyor, insan aynı anda dünyanın öteki ucuyla konuşabiliyor. Bilgiyi bulmak saniyeler, bir yüzü görmek tek dokunuş sürüyor.

Yine de aynı masada oturanlar birbirinin gözlerine bakmıyor.

İnsan binlerce yılda taşı yonttu, denizleri geçti, gökyüzüne yükseldi. Hastalıklarla savaştı, görünmeyeni gördü, uzak yıldızların yaşını hesapladı.

Bir tek kendisinin geçici olduğunu kabullenemedi.

Ölümü biliyor; fakat onu hep başkalarının başına gelen bir şey sanıyor.

Bu yüzden sevgi erteleniyor.

Merhamet erteleniyor.

Hayat erteleniyor.

Ve insan, yaşamaya hazırlanırken ömrünü tüketiyor.


Bir gün bugün kurduğumuz şehirler de eski haritalarda kalacak.

Binalarımızın üzerinde başka insanların gölgeleri dolaşacak. Büyük sandığımız meselelerin çoğunu kimse hatırlamayacak. Seslerimiz kayıtlı olsa bile bizi gerçekten tanıyan son insan öldüğünde, dünyadaki hikâyemiz de yavaşça tamamlanacak.

Belki yüzyıllar sonra biri, toprağın altında kırılmış bir telefon bulacak.

İçinde gönderilmemiş bir mesaj kalmış olacak:

“Sana söylemek istediğim bir şey var…”

Mesajın kime yazıldığını bilmeyecek.

Neden gönderilmediğini de…

Fakat insanın binlerce yıl boyunca değişmeyen yanılgısını anlayacak:

Vaktimizin çok olduğunu sanıyoruz.

Sevdiklerimizin hep orada kalacağını…

Kurduğumuz dünyanın bizden sonra da adımızı taşıyacağını…

Oysa insan, yeryüzünde uzun bir hikâye değil; iki sessizlik arasında söylenmiş kısa bir cümledir.

Ve belki bütün mesele, o cümle bitmeden önce ne söylediğimizdir.

Gafil gezme şaşkın.

Çünkü dünya değişir, şehirler yıkılır, çağlar kapanır.

İnsanın en eski yanılgısı ise aynı kalır:

Geçip giden zamanı hayat sanmak,
kalıcı olan sevgiyi yarına bırakmak.


Editörün Notu

Bu metin, Kul Himmet Üstadım’a atfedilen “Gafil Gezme Şaşkın” adlı halk şiirinin fanilik, zaman ve insanın dünyadaki geçiciliği üzerine taşıdığı düşüncelerden ilham alınarak yazılmış özgün bir edebî yorumdur.

Kaynak eserdeki düşünceler; Mezopotamya’dan dijital çağa uzanan tarihsel bir anlatı içerisinde, çağlar değişirken insanın temel yanılgılarının değişmemesi üzerinden yeniden ele alınmıştır.

bu eser benimde olduğum bir kapak resmi oluşturacağız ama sanatsal hemde anlamlı olmalı ve sade olmalı

 

Calendar

Ağustos 2026
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Kategoriler