İçindeki İçindedir
Fîhi Mâ Fîh üzerine
Geçenlerde kendime şu soruyu sordum: İnsan, hayatı boyunca gerçekten bir yere mi varmaya çalışıyor, yoksa kendisinden uzaklaşmak için mi durmadan yürüyor?
Bu sorunun kesin bir cevabını bulamadım. Zaten bazı sorular cevaplanmak için değil, insanın içindeki sessizliği uyandırmak için vardır. Fîhi Mâ Fîh’i okurken de böyle hissettim. Mevlânâ’nın sohbetlerinden derlenen bu eserin adı, “İçindeki içindedir” diye açıklanıyor. Daha bu sözün karşısında bile durup düşünmemiz gerekmiyor mu?
Aradığımız şey zaten içimizdeyse neden onu sürekli dışarıda arıyoruz?
Bir an kitabı kapatıp çevreme baktım. Oda aynı odaydı; masa, sandalye, duvarlar… Değişen hiçbir şey yoktu. Fakat insan bazen yıllardır yaşadığı yere bakıyormuş gibi hissediyor. Çünkü asıl değişen manzara değil, ona bakan göz oluyor. Ben de o an, kendimden kaçmak için ne kadar çok şeyle meşgul olduğumu düşündüm. Susmamak için konuşmuş, durmamak için çalışmış, düşünmemek için yorulmuş olabilir miydim?
İnsanları, şehirleri, işleri ve hayatımızdaki eşyaları değiştiriyoruz. Daha çok kazanırsak huzurlu, daha fazla sevilirsek değerli, herkes bizi kabul ederse tamamlanmış olacağımızı sanıyoruz. Fakat gece olduğunda ve etrafımızdaki sesler çekildiğinde yine kendimizle kalıyoruz. İşte o an, üzerini örttüğümüz boşluk yeniden konuşmaya başlıyor.
Belki de sorun, hiçbir şeye sahip olamamamız değil; sahip olduklarımızın arasında kendimizi kaybetmemizdir.
Fîhi Mâ Fîh bana yalnızca insanın içinde bir hakikat bulunduğunu söylemiyor. O hakikate ulaşmanın kolay olmadığını da hissettiriyor. Çünkü insan içine döndüğünde orada sadece güzelliklerle karşılaşmıyor. Söyleyemediği sözleri, yarım bıraktığı sevgileri, kendisine yakıştıramadığı niyetleri ve başkalarına yüklediği suçları da görüyor.
Başkalarının kusurlarını fark etmek ne kadar kolay. Peki insan kendisini aynı açıklıkla görebiliyor mu?
Bize yapılan haksızlıkları yıllarca hatırlıyoruz. Ama bizim kimi kırdığımızı, kimin hevesini söndürdüğümüzü veya hangi kalpte ağır bir iz bıraktığımızı aynı dikkatle düşünüyor muyuz? Terk edildiğimizi anlatırken, acaba bizim nerede ve kimi yalnız bıraktığımızı da hatırlıyor muyuz?
İnsan çoğu zaman kendisini tanımak istemiyor. Kendisi hakkında kurduğu güzel hikâyenin bozulmamasını istiyor. Kendimizi daima hikâyenin masumu olarak hatırlamak ne kadar da kolay. Oysa aynı olayın içinde bir başkasının kırgınlığı, bizim hiç duymadığımız bir cümleyle anlatılıyor olabilir. Belki kendimizi gerçekten tanımak, başkasının hikâyesinde nasıl göründüğümüzü merak etmekle başlar.
Belki de hakikat tam burada ortaya çıkıyor: Kendimizi yalnızca yaralandığımız yerden değil, yara açtığımız yerden de görebildiğimizde.
Eser üzerine düşünürken bilmek ile anlamak arasındaki mesafeyi de fark ediyorum. Hepimiz iyiliğin, merhametin ve tevazunun değerini biliyoruz. Fakat incindiğimizde zalimleşmiyor muyuz? Haklı olduğumuzu düşündüğümüzde karşımızdakini küçültmüyor muyuz? Affetmekten söz ederken içimizde eski hesapları taşımıyor muyuz?
Demek ki bilmek, zihinde duran bir cümle; idrak etmek ise o cümle uğruna değişmeyi göze almaktır.
Bugün her şeyi konuşuyoruz. Her konuda bir fikrimiz, her insana verecek bir cevabımız var. Buna rağmen kendimize sormamız gereken en sade soruların önünde sessiz kalıyoruz: Ben kimim? Neden böyleyim? İnandığım şeyleri gerçekten yaşıyor muyum? Yoksa doğrularımı yalnızca başkalarını yargılamak için mi kullanıyorum?
İnsan, bütün dünyaya yol tarif ederken kendi içinde kaybolabilir.
Ben Fîhi Mâ Fîh’i bitirilip rafa kaldırılacak bir eser gibi göremiyorum. Bana göre o, insanın zaman zaman geri dönmesi gereken bir aynadır. Her dönüşümüzde aynı cümleleri okuruz ama aynı insan olarak okumayız. Çünkü hayat arada bizi eksiltmiş, büyütmüş, incitmiş veya değiştirmiştir.
Belki kitap değişmez; fakat ona bakan yüz değişir.
Şimdi geriye dönüp kendi yürüdüğüm yollara bakıyorum. Kazandıklarımı, kaybettiklerimi, haklı çıktığım tartışmaları ve içimde sessizce büyüttüğüm kırgınlıkları düşünüyorum. Başarı diye peşinden koştuklarımın hangisi gerçekten benim arzumdu? Kaç kararımı özgürce verdim, kaçını başkalarının gözünde değerli görünmek için aldım? Hayatımı yaşarken kendi sesimi mi dinledim, yoksa benden beklenen insanın rolünü mü oynadım?
Sonra kendime şunu soruyorum:
Bunca yıl gerçekten kendimi mi aradım, yoksa bulacağım insandan korktuğum için mi aramaya devam ettim?
Cevabını hâlâ bilmiyorum.
Fakat ilk kez, bu sorunun karşısından kaçmadan oturabiliyorum. Belki insanın kendisine dönüşü de tam burada, bütün cevapların tükendiği ama dürüst bir sorunun içeride yaşamaya devam ettiği yerde başlıyordur.










