İNSANIN KENDİNE HÜKMÜ
Bir nefeslik ömür, bitmeyen arzular…
İnsanın tuhaf bir açlığı var.
Doydukça geçmeyen, sahip oldukça büyüyen, bazen neye yöneldiğini kendisinin bile bilmediği bir açlık.
Bir şeyi elde ediyoruz. Kısa bir memnuniyetin ardından gözümüz başka bir şeye ilişiyor. Sanki hayat, bir türlü tamamlanamayan ihtiyaçlar listesi.
Belki de asıl mesele, sahip olduklarımızın yetersizliği değil; sahip olma arzusunun zamanla bize sahip olmaya başlaması.
Burada zihnimi kurcalayan eski bir kavram çıkıyor karşıma:
Nefs…
İnsanın kendisine en yakın olduğu hâlde, belki de en az tanıdığı tarafı.
Acaba nefsimize gerçekten hükmedebiliyor muyuz? Yoksa irade dediğimiz şey, içimizdeki isteklerle yaptığımız ve çoğu zaman farkına bile varmadığımız bir pazarlık mı?
Bu düşünce beni, görünüşte birbirine benzeyen ama anlam bakımından farklı iki açlığa götürüyor: Diyet ve oruç.
İkisinde de insan aç kalıyor. Aynı beden, aynı yoksunluk, aynı bekleyiş… Fakat insanın bir davranışa yüklediği anlam, o davranışın kendisini aşabiliyor.
Diyette amaç çoğu zaman bedeni değiştirmek. Oruçta ise inanç, açlığı yalnızca bedensel bir deneyim olmaktan çıkarıp sabırla, iradeyle ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyle buluşturuyor.
Demek ki bazen insanın ne yaptığı kadar, neden yaptığı da belirleyici.
Bir lokmadan uzak durabilmek küçük bir tercih gibi görünebilir. Fakat önümüzde duran bir şeye uzanmamak, içimizdeki her isteğin yerine getirilmesi gereken bir emir olmadığını hatırlatıyor.
Peki, aynı mesafeyi başka arzularımıza da koyabiliyor muyuz?
Kabul görme isteğimize, haklı çıkma ihtiyacımıza, durmadan çoğaltmaya çalıştığımız sahipliklerimize…
Ne tuhaf bir çelişki.
Bir nefesin kesilmesiyle sona erebilecek hayatımızda, sanki hiçbir şey elimizden alınamayacakmış gibi yaşıyoruz.
Bir nefes kadar kırılgan bir varlığın, sonsuzluk kadar büyük bir sahiplenme tutkusu…
Üstelik isteklerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu da bilmiyoruz.
Bir şeyi arzularken kendi sesimizi mi duyuyoruz, yoksa yıllardır bize neyin değerli olduğunu anlatan dünyanın yankısını mı?
Belki nefsin en incelikli yanı da burada: İnsanın arzularıyla ihtiyaçları arasındaki çizgiyi, fark ettirmeden silikleştirmesi.
Bu yüzden kendine hükmetmeyi, insanın kendi içinde bir düşman araması olarak görmüyorum.
Aksine, kendisine biraz daha yakından bakabilme cesareti olarak düşünüyorum.
Çünkü insan, içindeki her isteği susturmak zorunda değil. Ama her isteğine inanmak zorunda da değil.
Belki de nefsle kurduğumuz ilişki, tam burada anlam kazanıyor. Onu bütünüyle susturmaya çalıştığımızda değil, hangi arzumuzun bizi yönettiğini fark edebildiğimizde.
Ve dönüp o ilk açlığa bakıyorum.
İnsan gerçekten neye aç?
Daha fazlasına mı, başkalarının gözündeki değerine mi, yoksa bütün bu telaşın arasında bir türlü tanışamadığı kendisine mi?
Belki de özgürlük, istediğimiz her şeye ulaşmak değildir. Bazı şeylere ulaşamadığımızda da kendimizden eksilmediğimizi fark edebilmektir.
Çünkü insan bazen bütün dünyayı kendisine yetirmeye çalışırken, kendisine neden yetemediğini sormayı unutuyor.