Uzun süredir yazamadığımın farkındayım. Gerçekten yoğun zamanlardan geçiyorum. Yine de bugün yazmak istedim.
Yeni bir versiyonumu uyandırmaya çalışırken hem kendi içsel sancılarım hem de çevreme dair farkındalığım her geçen gün biraz daha artıyor. Bununla beraber tarif etmekte zorlandığım bir açlık da büyüyor içimde.
Maddi bir açlık değil bu.
Fikir, kültür, sanat, bilim ve gerçekten konuşabilmenin açlığı…
Bir süredir bulunduğum çevrenin ve bazı insanların beni artık besleyemediğini hissediyorum. Belki onlar değişmedi, belki değişen benim. Bilmiyorum.
İnsan değiştikçe yalnızca kendisi değişmiyor çünkü. Daha önce tahammül ettiği şeylere tahammülü, sustuğu yerlere sessizliği, anlam yüklediği insanlara bakışı da değişiyor.
Belki büyümek biraz da budur.
Yakın zamanda yaşadığım trajikomik bir hadise bunu yeniden düşünmeme sebep oldu.
Yürüyüşten dönüyordum. Baba tarafından, onlara göre oldukça yakın, bana göreyse oldukça uzak; kan bağı dışında pek bir bağım bulunmayan biriyle karşılaşmak zorunda kaldım.
Caddenin ortasında, çevredeki insanların da rahatlıkla duyabileceği bir ses tonuyla hayatımı sorgulamaya başladı:
“Neden evlenmedin, neden kendini bu kadar kapattın, malın mülkün nerede, yazlığın nerede?”
Söylenenlerden çok, bir insanın hayatının hangi ölçülerle değerlendirildiğine takıldım.
Ev, araba, yazlık, evlilik, para, mülk…
Ve bütün bunların toplamından üretildiği zannedilen bir “adamlık” tarifi.
Garip olan şu ki insan bazen karşısındakini tanımadan onun hayatının bilançosunu çıkarmaya kalkıyor. Neleri öğrendiğini, hangi savaşları sessizce verdiğini, geceleri ne düşündüğünü, ne üretmeye çalıştığını bilmiyor.
Ama yazlığının olup olmadığını bilmek istiyor.
Uzunca süren laf kalabalığına ve saygısızlığa rağmen sustum. Terbiyemi bozmak istemedim.
Sonunda ona şunu söyledim:
“Bak, sen kendi çapında kalkınmışsın. Güzel. Ama şu an seninle aynı caddedeyiz, aynı havayı soluyoruz. Aramızda sandığın kadar büyük bir fark yok.”
Çünkü ben başka bir servetin peşinden gitmeyi tercih ettim.
Kendimi bilime, eğitime, kültüre ve sanata doğru katalize etmeye çalıştım. Öğrenmenin, üretebilmenin ve insanın zihnini genişletebilmesinin de bir servet olduğuna inanıyorum.
Üstelik kaybetmesi daha zor bir servet.
Tam bunları konuşurken karşıdan metalci olduğu belli olan genç bir arkadaş geçiyordu. Bu kez görünüşü üzerinden ona yönelik küçümseyici sözler söylendi.
İşte o an mesele benim için kişisel olmaktan çıktı.
Kendimize benzemeyeni neden bu kadar kolay yargılıyoruz?
Saçı farklıysa, giyimi farklıysa, evlenmediyse, bizim kadar para kazanmadıysa veya bizim “başarı” diye tanımladığımız şeylerin peşinden gitmiyorsa neden onun hayatını eksik ilan ediyoruz?
Belki de en büyük yanılgımız, kendi hayat tercihlerimizi evrensel doğrular zannetmemiz.
Oysa insan olmanın tek bir şablonu yok.
Adamlığın da kadınlığın da ölçüsü sahip olunan ev, araba, yazlık veya banka hesabı değildir.
Bana göre mesele çok daha sade:
Vatanına, milletine, inancına ve içinde yaşadığı topluma faydalı olabilmek. İyi bir insan olabilmek. Ve senden farklı olan birinin de kendisi olarak yaşayabilmesine tahammül edecek kadar insan kalabilmek.
Çünkü bugün sokakta kıyafetini beğenmediğimiz bir genç, birkaç yıl sonra ameliyat masasında hayatımızı kurtaran doktor olabilir.
Bugün “bundan bir şey olmaz” dediğimiz çocuk, yarın bir laboratuvarda insanlığın önemli bir problemine çözüm üretebilir.
Ya da hiçbirini yapmayabilir.
Belki yalnızca kendi hâlinde, kimseye zararı dokunmadan yaşayan bir insan olur.
Bunun da yeterli olduğunu öğrenmemiz gerekiyor.
Çünkü bir insanın değerli olabilmesi için dünyayı değiştirmesi gerekmiyor.
Yaşam sonsuz ihtimallerle dolu.
Ve dünya bizim etrafımızda dönmüyor.
Belki de bu yüzden özellikle gençlerimize daha fazla alan açmamız gerekiyor. Onları sürekli yargılamak yerine anlamaya, imkân vermeye ve üretmelerini kolaylaştırmaya ihtiyacımız var.
Sonra aynı gençlerin bu güzel topraklardan ayrılmasına üzülüyoruz.
Oysa insanı ülkesinden uzaklaştıran şey yalnızca ekonomik şartlar değildir.
Anlaşılmamak da bir göç sebebidir.
Sürekli yargılanmak da.
Kendisi olmasına izin verilmemesi de.
Bugün dünyanın dört bir yanından başarılı insanları kendi ekosistemlerine katabilen toplumların önemli bir farkı burada yatıyor:
İnsana alan açıyorlar.
Çünkü akıl özgürlük ister.
Bilim merak ister.
Sanat farklılık ister.
Üretmek ise nefes alabileceği bir çevre ister.
Belki benim son zamanlarda hissettiğim o açlık da tam olarak bununla ilgili.
Daha fazlasına sahip olmak istemiyorum.
Daha fazlasını anlamak istiyorum.
Daha fazla insan tanımak, daha fazla şey öğrenmek, üretmek, tartışmak; zihnimi ve dünyamı genişleten insanların arasında bulunmak istiyorum.
Çünkü insan bazen bulunduğu yere sığamadığını fark ettiğinde kibirlenmiş olmaz.
Belki yalnızca büyümüştür.
Her şey maddi değerlerin etrafında dönmüyor.
Evler eskir, arabalar hurdaya çıkar, para el değiştirir, mülk bir gün başkasının olur.
Fakat öğrendiğimiz bir şey, yetiştirdiğimiz bir insan, ürettiğimiz bir fikir veya başka bir insanın hayatında bıraktığımız küçücük bir iz bizden çok daha uzun yaşayabilir.
Belki de gerçek kalkınmanın ölçüsü kaç eve, kaç arabaya veya ne kadar mülke sahip olduğumuz değildir.
Yanımızdan geçen ve bize hiç benzemeyen bir insana ne kadar insan gözüyle bakabildiğimizdir.
Çünkü günün sonunda hepimiz aynı caddedeyiz.
Aynı havayı soluyoruz.
Fakat aynı şeylere aç değiliz.
Ve sanırım insan, neye aç olduğunu fark ettiği gün biraz daha kendisi oluyor.