RETTEN SOYUNAN BİLİR
İnsan, varoluş yolculuğunda çoğu zaman biçimlerin, tanımların ve rollerin ardına sığınır. Görünenin kabuğunda oyalanan akıl; kusur aramakla, yargılamakla ve korku ile arzu arasına sıkışmakla kendini tüketir. Oysa hakikat, dışarıdan kuşatılan bir bilgi birikimi değil; içeriden soyunulan bir idraktir.
Katresin bahr eyleyip ummân olan anlar bizi
Câhil anlamaz zevil-irfân olan anlar bizi
Vâkıf-ı esrâr olup hayran olan anlar bizi
Kimseye tâ’n etmeğe hiç dilimiz yoktur bizim
Lâ-mekândan gelmişiz bir ilimiz yoktur bizim
Bu fenâ gülzâra hergiz meylimiz yoktur bizim
Geçmişiz andan şehâ bezm-i likâ abdâlıyız
Baş açık yalın ayak râh-ı fenâ abdâlıyız
Ref’edip ten cübbesin üryan olan anlar bizi
Niyâzî-i Mısrî’nin asırları aşıp gelen bu seslenişi, varoluşun şekilsel sınırlarından sıyrılıp özde bir olma hakikatini dile getirir.
VAROLUŞSAL AŞAMALAR
Bireysel benlik (ego), kendini okyanustan ayrı düşmüş müstakil bir damla zanneder. Bu ayrılık hissi, beraberinde tutunma ihtiyacını ve dünyevi mekânlara hapsolmayı getirir. Halbuki damla, kendi sınırlarını korumaya çalıştığı sürece buharlaşmaya mahkûmdur; ancak ummana karıştığında okyanusun bizzat kendisine dönüşür. “Lâ-mekândan gelmişiz bir ilimiz yoktur bizim” diyebilmek, geçici suretlerin bahçesine (fenâ gülzârına) takılıp kalmaktan vazgeçmektir.
Hakikati şekil ve kurallardan ibaret gören zihin, sürekli başkalarının eksiğiyle meşguldür. İrfan ehlinin dili ise kınamaktan, ayıplamaktan ve ikilik üretmekten uzaktır. Zira her şeyin aynı hakikatin birer tecellisi olduğunu kavrayan kişi için ikilik ortadan kalkar.
HÂL-İ İRFAN VE FENÂ
Birçok insan varoluşla ilişkisini ticari bir mantıkla kurar; bir şeylerden korktuğu (havf) ya da bir çıkar umduğu (ricâ) için erdemli olmaya çalışır. Oysa Mısrî, bu ikiliğin de ötesine işaret eder:
Mesele, ödül ya da ceza beklentisiyle biçim üretmek değil; egonun, unvanların ve kibrin örtüsü olan “ten cübbesini” üzerinden çıkarıp hakikate aracısız ve yalın ayak yürüyebilmektir.
Kusursuzluk Aynası
Hakikate erenler başkalarının eksiğiyle meşgul olmaz. Kusur görmek, henüz vahdet aynasına bakamamış olmanın işaretidir.
Bezm-i Likâ Arayışı
Asıl gaye, herhangi bir araç veya menfaatin ötesinde, doğrudan Hakikat ile aracısız buluşma halidir.
Anlamak; zihinde yeni bilgiler yığmak değil, gereksiz yüklerden ve ego cübbesinden soyunmaktır. Sureti gaye edinen surette kalır; hakikatin sarayına ancak kendi varlığını o hakikatte eritenler mihman olur.